1900'lerin
başında, Cumhuriyet öncesindeki ekonomik durum ülkenin içinde
bulunduğu koşulları tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
Bu yıllardaki ülke ekonomisinin karakteristik özellikleri dış
borçlar, düşük milli gelir ve gelir dağılımındaki uçurumdur. Osmanlı
İmparatorluğu'nun son yıllarında kişi başına düşen milli gelir
yoksulluk sınırının altındadır. Buna ek olarak gelir dağılımındaki
adaletsizlik de çok büyük boyutlara ulaşmıştır. Ülkenin gerçek
büyüme hızı % 1 civarındadır. Milli ekonomi tamamen dışa bağımlı,
yabancı ülkelerin kontrolü altındadır. Ülkenin ithalatında sanayi
ürünlerinin payı % 60'dır; ihracatının ise % 45'ini tahıl, % 38'ini
hammadde teşkil etmektedir. Ülkenin zaten çok kısıtlı olan gelir
kaynaklarının kayda değer bölümü dış borçlar ve faizine, ithalata
gitmektedir. Yabancı ülkelerden alınan borçlar üretime, yatırıma
değil tüketim mallarına harcanmaktadır. Devlet maliyesi belirli
bir plan gözetilmeksizin günlük ihtiyaçlara göre yönetilmektedir.
Üstelik, I. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileriyle ülke ekonomisi
iflasın eşiğine gelmiştir.
Elbette
Büyük Önder, sözü edilen gerçeklerin, adeta bir enkaz devraldığının
bilincindedir. Bu nedenle Türkiye için belirlediği hedeflerin
başına ekonomik kalkınmayı koymuştur. Henüz 1923 yılında, İzmir
İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmasında ekonominin önemine değinmiş
ve ekonomi hamlesinin çerçevesini çizmiştir:
"Tarih,
ulusların ilerleme ve gerileme nedenlerini ararken birçok siyasal,
askersel, toplumsal nedenleri bulmakta ve saymaktadır. Kuşku yok,
bu nedenler toplumsal olaylarda etkilidir. Fakat bir ulusun doğrudan
doğruya yaşamıyla, ilerleme ve gerilemesiyle ilgili ve ilintili
olan ulusun ekonomisidir. Tarihin ve deneyimin saptadığı bu gerçek
bizim ulusal yaşamımızda ve ulusal tarihimizde de bütünüyle belirmiştir.
Gerçekten Türk tarihi incelenirse bütün ilerleme ve gerileme nedenlerinin
bir ekonomik sorundan başka birşey olmadığı anlaşılır. Tarihimizi
dolduran bunca başarılar, utkular ya da yenilgiler, çöküntü ve
büyük yıkıntılar, bunların hepsi, ortaya çıktıkları dönemlerdeki
ekonomik durumumuzla ilintili ve ilgilidir. Yeni Türkiyemizi yaraştığı
düzeye ulaştırabilmek için ne yapıp yapıp ekonomimize birinci
derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız bütünüyle bir
ekonomi çağından başka birşey değildir." (Atatürk'ün Söylev ve
Demeçleri, Cilt II, s. 99)
Atatürk'ün
ana hatlarını belirlediği ekonomik kalkınma hamlesi doğrultusunda,
Lozan Anlaşması'nın getirdiği kısıtlamalara ve 1930 dünya ekonomik
bunalımına rağmen kısa zamanda büyük mesafe kaydedilmiştir. Cumhuriyetin
ilk yıllarından itibaren köklü ekonomik atılımlar birbiri ardınca
hayata geçirilmiştir: Kalkınma planları hazırlanmış, ekonomiyle
ilgili sektörlerde istihdam edilecek elemanlar yetiştirilmiş,
ilk defa gerçekçi bir bütçe yapılmış, özel sektör ile devletin
olanakları birleştirilmiş, kooperatifler kurulmuş, gelişmiş tarım
araçlarıyla köylü desteklenmiş, geçmişten kalan dış borçlar düzenli
olarak ödenmeye başlanmış, yabancıların elindeki sanayi kuruluşları
millileştirilmiştir. Böylece ülke dış bağımlılıktan kurtarılmış,
ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde duracak hale gelmiştir.
Kişi başına düşen gelirin artması ve bireylerin yaşam standartlarının
yükselmesi de bu dönemin belirgin vasıflarındandır.
Ekonomik
kalkınma hamlesinin en can alıcı noktası devletin ekonomideki
güçlü elidir. Gerçekten de özel sektörün teşvik edinilmesi ile
yetinilmemiştir. Devlet, ekonominin yeniden yapılanmasında sorumluluğu
ve yükü üzerine almıştır. Devletin ekonomik yapıda üstlendiği
rolün çerçevesi Devletçilik ilkesiyle belirlenmiştir. Devletçiliğin
anlamı Mustafa Kemal'in kendi sözleriyle şu şekilde özetlenmiţtir:
"Devletçiliğin
bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini
esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin
bütün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak
memleketin iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, Türkiye vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle
yapılmış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi; ve görüldüğü
gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu." (Fethi Naci, Atatürk'ün
Temel Görüţleri, s.79)
"Bizim
takibini muvafık gördüğümüz Devletçilik prensibi, bütün üretim
ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak, milleti büsbütün başka
esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi
iktisadi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm
prensibine dayanan kollektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir.
Bizim
takip ettiğimiz Devletçilik, ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla
beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi
mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin
icap ettirdiği işlerde –bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen
alakadar etmektir." (Ţevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt
III, s. 452)
Şunu
da eklemek gerekir ki Atatürk, yapılanları hiçbir zaman yeterli
görmemiştir. Güçlü ve gönençli bir Türkiye için ekonomik kalkınma
atağının devam edeceğini ölümünden bir yıl önce şöyle dile getirmiştir:
"Ekonomik
kalkınma; Türkiye'nin özgür, bağımsız, her zaman daha güçlü, her
zaman daha gönençli Türkiye ülküsünün bel kemiğidir." (Atatürk'ün
Söylev ve Demeçleri, Cilt I, s. 398)
Bunu da
beyan edeyim ki Türk milletinin son senelerde gösterdiği harikaların,
yaptığı siyasi ve sosyal inkılapların hakiki sahibi kendisidir.
Sizsiniz. Milletimizde bu istidat ve tekamül mevcut olmasaydı,
onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yetemezdi.".
Atatürk'ün Söylev
ve Demeçleri, Cilt II, s.214