DOĞAL ZENGİNLİĞİMİZİN KORUNMASI

  BÖLÜMLER    

Önsöz

Yer Altı Suları ve Etkin Kullanımı

Giriş

Türkiye'nin Tarımsal Potansiyeli Üzerine Arayışlar

Türkiye'nin Erozyon Sorunu

Sonuç
       


Türkiye'nin Tarımsal Potansiyeli Üzerine Arayışlar

Ekonomik yetersizlik ve sıkıntılar toplumu sarsıntıya uğratan önemli sorunlardır. Bir ülkenin ekonomik açıdan kendine yetememesi o ülkenin bağımsızlığının da tehdit altına girmesine neden olur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk "Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner." sözleri ile bizzat bu durumu tespit etmiştir.

Ekonomik zaferin kazanılması ise, öncelikle ülkenin kendi kaynaklarını olabilecek en geniş ölçüde kullanabilme prensibine dayandırılmalıdır. Ekonomik ve bilimsel anlamda gelişmeyi yürütecek, başka bir deyişle sanayi tesislerini kuracak, geliştirecek, yönetecek, yer altı kaynaklarını bulup işleyecek,

çıkartacak, ülkenin geleceğini yönlendirecek nesilleri eğitecek, yeni buluşlar ile bilimsel ve teknolojik gelişmeleri sağlayacak kadroların yetişmesi için ekonomik koşulların iyi olması gerekir. Çünkü tarımsal üretim, büyük nüfus kitlelerinin beslenme ve giyinme gereksinimini karşılayan önemli bir ekonomik kaynaktır. Diğer taraftan bir ülke herhangi bir dış tehdit durumunda (savaş, ambargo vb.) kapılarını dünyaya kapattığı zaman, ulusunu besleyebilecek tarımsal potansiyele sahip olmalıdır. Bu nedenle bir ülkenin ekonomisi içinde tarımın büyük ve ayrıcalıklı bir yeri vardır.

Ülkemiz tarımsal üretim açısından değerlendirildiğinde ürün çeşitliliği ve bolluğu bakımından kendi kendine yetebilen, açlık çeken diğer ülkelere gerektiğinde destek olabilen bir özelliğe sahiptir. Ancak ülkemizde tarımsal yöntemlerin geliştirilmesi, üretim artışının sağlanması, dünyada uygulanan yeni tarım tekniklerinin benimsenmesi kısacası tarımsal verimi ve çeşitliliği arttırmak gereklidir. Ülkemizin milliyetçi, muhafazakar, Atatürkçü çizgi doğrultusundaki Türk gençliğinin omuzları üstünde gelişeceği fikrini benimsemiş olan Milli Değerleri Koruma Vakfı bu amaç doğrultusunda özel bir çalışma yapmıştır. Türkiye'nin tarımsal potansiyeli, tarımsal sorunları ve çözüm önerilerini kapsayan bu çalışma, ülkemizin daha güçlü, etkili ve dünya içinde söz sahibi bir konuma gelmesini hedeflemiştir.

ÜLKEMİZİN TARIMSAL POTANSİYELİNİN KISA BIR DEĞERLENDİRMESİ
 
Kırsal uğraşı düzenleri içinde değerlendirilen tarım, ülkemiz nüfusunun önemli bir bölümünün temel geçim kaynağını oluşturur. Genellikle hayvancılıkla birarada yürütülen bu faaliyet, ekonomimiz üzerinde büyük bir paya sahiptir. Tarımsal ve hayvansal kaynaklar, beslenme sorununu çözmesi yanında birçok sanayi kolunun ana hammaddesini de oluşturur. Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de en ileri teknikler uygulansa dahi, tarım büyük ölçüde doğa koşullarına bağlılık gösterir. Bir ürünün yetişebilmesi için öncelikle toprağa gereksinim vardır. Diğer taraftan iklim, yer şekilleri, eğim ve arazinin tarıma uygun olup olmaması ürün kalitesi ve verimi etkileyen önemli unsurlardır. Bu nedenle doğa koşullarının tarımsal faaliyetlere uygun olduğu ortamlar, akıl ve teknoloji ile birleştirildiğinde bir anlam kazanır.
 
 
Ülkemizin çeşitli bölgelerinde tarımsal faaliyetlere uygun ortamlar başka bir deyişle tarım arazileri farklı özellikler gösterir. Doğa koşullarının etkisinin kuvvetle hissedildiği ülkemizde eğimlerin ve yükseltinin fazla olduğu dağlık, tepelik alanlar ve platolarda tarımsal faaliyetler oldukça parçalı bir görünümdedir. Buna karşılık, kıyı ovaları, depresyon tabanları, vadi olukları ve deltalar tarımsal kullanım bakımından son derece elverişli ortamlar hazırlarlar. Genel olarak yüzey şekilleri bakımından sade bir özellik gösteren Ege bölgesi ovaları, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Marmara bölgelerinde tarım alanları geniş alanlar kaplar. Buna karşılık kıyıya paralel dağ sıralarının uzandığı, eğim değerlerinin yer yer yüksek olduğu Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde, tarım alanları büyük ölçüde daralmıştır. Yüzey şekilleri ve iklimin çok sert olduğu Doğu Anadolu bölgemiz ise çayır ve otlaklar ile dikkat çekerken, hayvancılığın geliştiği en önemli alan özelliği kazanır.

28.053.500 hektarlık alan (Türkiye yüz ölçümünün %36'sı) tarıma uygun araziler biçimindedir. Bu arazileri her türlü tarımsal ekime uygun, hemen hemen herhangi bir koruma önlemi gerektirmeyen I. ve II. sınıf arazilerdir. Ancak tarımsal potansiyeli son derece yüksek olan bu araziler tarım dışı (sanayi, yerleşme, turizm, mera, orman alanı) kullanım veya geleneksel yöntemlere dayalı nadas, nadassız kuru tarım ve yetersiz sulu tarım gibi bilim ve teknolojiden uzak yöntemler nedeniyle büyük ölçüde değerlendirilememektedir.


III . ve IV. sınıf alanlar sulanabilir arazinin son sınırını oluştururken bu alanlar I. ve II. sınıf arazilere oranla tarıma daha az uygundur ve erozyon, eğim gibi sorunlar ile karşı karşıyadır. Özellikle eğimli olan alanlarda topraklar sığlık, taşlık, sel gibi çözüm bekleyen önemli sorunlarla dikkat çeker. Tarıma uygun olmayan arazilerden V. sınıf araziler taşkın ve sel tehlikesine açıktırlar. Bu tip alanlar ıslah edilerek meyve bahçelerinin gelişmesine uygun hale getirilebilir. VI. sınıf araziler mera ve otlak alanları, VII. sınıf araziler orman alanları olarak değerlendirilir. VIII. sınıf araziler ise tarımsal değeri olmayan, büyük ölçüde kullanım dışı olan taşlık, kumluk, bataklık, kayalık ve tuzlu alanları içerir.

Türkiye, yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, coğrafi konumu gereği iklim bölgeleri içinde subtropikal (ılıman) kuşak üzerinde yer alır. Yazların sıcak ve kurak, kışların nispeten ılıman-serin ve yağışlı geçtiği Akdeniz iklimi birçok tarımsal ürünün yetişme şartlarını belirlemiştir. Bu iklim şemsiyesi altında çoğu ürün bol ve kaliteli mahsul verir.

Yetiştirilen ürünler çeşit ve kalite bakımından incelendiğinde, tahıl türlerinin başta geldiği görülür. Tahılların, ülkemizin farklı iklim bölgelerine kolay uyum sağlaması, depolanarak uzun süre saklanabilmesi, önemli bir besin maddesi olması ve ticari değerini her zaman koruması nedeniyle, tarımda modernleşmede bir dönüm noktası olan 1950'li yıllardan itibaren ekimine büyük önem verilmiştir. Tahıl türleri içinde buğday, kapladığı alan ve elde edilen ürün bakımından başta gelir. Arpa, mısır, çavdar, yulaf, darı, pirinç, kuşyemi, mahlut ve kaplıca diğer tahıl türlerini oluşturur. Bunlardan kaplıca, darı, kuşyemi, ve mahlut gibi tahıl türlerinin tarımı yakın gelecekte terk edilecek gibi görünmektedir. Gıda ve dokuma sanayine hammadde sağlamaları nedeniyle gerek yurdumuz sanayiinde gerekse dış ticaretinde önemli rol oynayan endüstri bitkilerinin ekimi ise ülkemizde oldukça yaygındır. Bu ürünlerden şeker pancarı, ayçiçeği, çay, yer fıstığı, pamuk ve soya modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ile önemi artan ürünlerdir. Tütün, keten, haşhaş, susam ise ekimi sürdürülen geleneksel ürünlerdir. Protein bakımından zengin oluşları nedeniyle oldukça besleyici bir özellik taşıyan baklagiller içinde en çok yetiştirilen nohut, fasulye ve mercimektir. Yumrulu bitkiler arasında yer alan patates, soğan ve sarımsak ise ülkemizin hemen her bölgesinde yetişen, besin değeri yüksek diğer ürünlerimizdir. Yurdumuz söz konusu tarım ürünleri açısından oldukça zengin bir görünüm arz ederken, dikili alanlar olarak tanımlanan meyve bahçeleri (incir, turunçgiller, elma, armut, ayva, erik, kayısı, şeftali, kiraz, vişne), çay fidanları, zeytinlikler, bağlar ve sebze bahçeleri bakımından da çeşitlilik gösterir.
Sonuç olarak; tarımsal potansiyeli yukarıda kısaca gözden geçirilen ülkemiz, önemli tarımsal sorunlar ile karşı karşıya olmakla birlikte bunları aşabilecek bir yapıya sahiptir. Öncelikle sorunların gerçekçi bir biçimde ortaya konması, daha sonra çözüm önerilerinin somut bir biçimde saptanması gereklidir. Söz konusu sorunlar ve bunlara ait çözüm önerileri birkaç başlık altında toplanabilir. Nitekim sorunların bir kısmı doğa koşullarının belirlediği fiziki yapı ile (yüzey şekli, eğim, erozyon, iklim koşulları, toprak yapısı, su problemi vb.) ilgilidir. Bir kısmı ise yanlış uygulamalardan kaynaklanan insan kaynaklı (yetersiz tarım teknikleri, ekonomik yetersizlikler, yanlış kararlar, tarımsal ürünlerin pazarlanmasındaki bilgi eksiklikleri vb.) sorunlardır.

TARIMSAL SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
 

"Yeni Türkiye Devleti temellerini süngüyle değil, süngünün de dayandığı ekonomiyle kuracaktır. Yeni Türkiye devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır." sözleri ile yurdumuzun gelecekteki hedefini belirlemiş olan Büyük Önderimizin tarımsal gelişme ile ilgili oldukça geniş bir ufka sahip olduğu göz ardı edilmemelidir. Nitekim tarımda modernleşmeye ve teknolojik gelişmeye büyük önem veren Türk Devleti'nin kurucusunun traktör kullanırken çekilmiş fotoğrafları halkımızın hafızasından hiç silinmemektedir. Atatürk'ün bıraktığı mirasa sahip çıkıp kourumak, ülke tarımını geliştirmek ancak sorunlara "akılcı" çözümler üreterek mümkün olacaktır. Bu anlayış doğrultusunda hazırlanan bazı çözüm önerileri aşağıda kısaca sunulmuştur.

  1. Fiziki Koşullardan Kaynaklanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri: Türkiye'de fiziki koşullardan kaynaklanan sorunların başında yüzey şekilleri gelir. Bu bakımdan yüz ölçümümüzün önemli bir bölümünü oluşturan dağların tarımsal amaçlı kullanımı oldukça dar kapsamlıdır. Eğim değerlerinin yüksek oluşu, kültür bitkilerinin yetişmesi için gerekli iklim koşullarının sağlanamaması (sıcaklık değerlerinin düşmesi, sis, kar yağışı vb.) tarımı sınırlayıcı faktörler arasındadır. Ancak bu alanlarda, bulunduğu coğrafi ortama uyum sağlayabilmiş bazı ağaç türleri yetiştirilebilir. Yabani türleri bulunan bazı ağaç türlerinin (zeytin–yabani zeytin, ceviz, kestane, armut-ahlat, elma vb.) aşılanarak kültüre edilmesi ile dağlık alanlar ağaç tarımına açılabilir.
    Plato sahalarının tarımsal kullanıma katkıları ise kökenlerine göre farklı ölçüdedir. Volkanik platolar, topraklarının verimli olması nedeniyle tarımsal kullanıma en uygun olan platolardır. Diğer taraftan çevrelerindeki yüksek dağlardan inen kar sularının yer altında depolanması ile sulamaya elverişli bir ortam da oluşur. Bu platoların alt zonları tahıl tarımı için uygun alanlar olurken, bunları yaran vadi içleri sulanabilme ve ılıman iklim özellikleri nedeniyle şeker pancarı, patates, soğan, baklagiller gibi çeşitli sebzelerin, yamaçları çeşitli meyve ağaçlarının yetişmesine ayrılmalıdır. Yükseltinin arttığı üst zonlar, çayır ve mera alanlarına dönüştürülerek hayvancılık amacıyla kullanılır. Diğer plato tiplerinden kalker platolar su tutma kapasitelerinin düşük, toprak kalınlığının az oluşu, peneplen platoları ise toprakların kumlu, milli olmaları, başka bir deyişle fazla verimli olmayışları nedeniyle tarımsal kullanım bakımından düşük kalitededir. Bu platolar tarımsal amaçlı kullanımlar için uygun hale getirilebilir. Nitekim kalker platolar hayvancılık, peneplen platolar ise geçmiş jeolojik devirlere ait jeolojik formasyonlar içerdiğinden maden çıkarım alanları olarak değerlendirilebilir.
    Ülkemiz yüz ölçümü içinde ovalar düşük bir değer göstermekle hemen hemen her ova tipinin (dağ eteği ovaları, delta ovaları, kıyı ovaları, karstik ovalar, volkanik ovalar, eski göl tabanı ovaları vb.) görülmesi tarımımızı olumlu yönde etkiler. Bu ova tiplerinden delta ovaları ve kıyı ovalarında tarım için gerekli en önemli unsurlardan sulama problemi hiç yoktur. Ancak delta ovaları eğim değerlerinin az, yer altı su seviyesinin yüksek olması nedeniyle taşkınlara açık olurken, kıyı ovaları ise yanlış arazi kullanımı nedeniyle büyük ölçüde turizm alanlarına dönüştürülmüştür.

    Diğer taraftan turistik tesislerin doğal bitki örtüsünü tahrip etmesi, kıyı kumullarının rüzgar ile verimli tarım toprakları üzerine taşınmasına da neden olmaktadır. Söz konusu ovalardan delta ovalarının tarımsal potansiyelini arttırmak için sularının iyi drene edilmesi ve kanala alınması gereklidir.
     

    Kıyı ovalarında ise turistik tesislerin tarımsal potansiyeli düşük kıyı kumulları gerisinde yapılması ve çevrelerinin perdeleme biçiminde bitki örtüsü ile kaplanması düşünülmelidir. Ayrıca her iki ova tipinde nehir ağzının, kıyı kumulları ile oluşan küçük göl alanlarının, balık üretim çiftlikleri olarak kullanılması özendirilmelidir. Tektonik çöküntü ovaları ise yüksek tarımsal potansiyeli ile ülkemizin en yoğun yerleşim alanlarını (Adapazarı, Eskişehir, Bursa vb.) oluşturur. Bu ovalar, yoğun nüfus kitlelerini barındırması ve tarımsal hammadde sağlaması nedeniyle yanlış arazi kullanımının bir sonucu olarak sanayi alanlarına dönüştürülmüştür. Sanayi tesislerinin yerleşim alanlarını çekmesi ile bu ovaların büyük kısmı günümüzde şehirsel yerleşim alanlarına dönüşmüştür. Ancak tektonik kökenli olmaları ve kenarlarının faylarla kırılmış olması nedeniyle büyük depremlere maruz kalmakta, önemli can ve mal kayıpları meydana gelmektedir.
    Geçmiş dönemlerde oluşan yanlışlıkların tekrar edilmemesi için bu alanlarda yerleşmelerin gelişmesine izin verilmemesi, şehirsel yerleşim alanı ve sanayi tesislerinin yeni şehir planları yapılarak ova dışına taşınması özendirilmelidir. Yurdumuzun İç Anadolu bölgesinde geniş yayılım gösteren eski göl tabanı ovalarındaki en önemli sorun sulamadır. Bu ovalarda mevcut yer altı suyu hemen hemen hiç kullanılmamakta ve geleneksel yöntemler kullanılarak kuru ve nadaslı tarım yöntemi benimsenmektedir. Oldukça geniş tarım toprakları ihtiva eden bu alanlarda eski göl tabanı olmaları nedeniyle derinlerde bulunan yer altı suyundan yararlanılmalıdır. Ancak sulamanın dikkatli bir biçimde yapılmaması toprakların tuzlanma sorununu (yaz aylarında sıcaklık değerinin yükselmesi ve yağışın görülmemesi nedeniyle sulanan alanlardaki toprak tuzlarının eriyerek, buharlaşma sonucu toprak yüzeyini kaplaması) gündeme getirecektir. Toprağın tuzlanma sorunu, sulamanın İsrail'de benimsenen damlama yöntemi ile yapılmasıyla çözümlenebilir ve yılda birkaç kez ürün alma yöntemi benimsenebilir. Karstik kökenli ovalar ise yapısında yer alan kayaçların su tutma kapasitesinin düşük olması nedeniyle düşük potansiyelle işletilen ovalar görünümündedir. Ancak yer altına suyu çeken "düden" adı verilen kuyuların sulama amaçlı kullanımı ile gelecek yıllarda büyük tarım alanlarına dönüştürülebilir. Volkanik olaylar sonucu oluşan ovalar ise, toprak ve su potansiyeli bakımından geniş olanaklara sahip olmasına karşın, kullanım değeri düşük ovalar görünümündedir. Yurdumuzun genellikle Doğu Anadolu bölgesinde yer alan bu ovalar, bu bölgemizde yaşayan insanlarımızın ekonomik yetersizlikler nedeniyle büyük kentlere göç etmelerinden ötürü kullanılmamaktadır. Ancak bu alanlara gerekli ekonomik destek sağlandığı ve ileri tarımsal teknikler kullanılmaya başlandığı takdirde, tarım alanları gerçek anlamda değerlendirilebilir.
    Ülkemiz tarımını etkileyen diğer fiziki faktör iklimdir. İklim, sıcaklık, yağış, rüzgar gibi parametrelerle tarımı doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilmektedir. Akdeniz iklimi etkisi altında olan ülkemiz sahip olduğu ılıman iklim koşulları ile birçok tarım ürününün optimum yetişme şartlarını hazırlar. Ancak Akdeniz ikliminin bir sonucu olarak yaz aylarında kuraklık, yüksek iç kesimlerde ise kış aylarındaki ısı düşüklüğü tarımı sınırlar. Tarımsal üretimin amacı ürün çeşitliliği esasına dayandığı için, ürün yetiştirimi için yapay ortamlar hazırlanmalıdır. Ürünün gereksinim duyduğu su ihtiyacı sulama, ısı gereksinimi sera, ışık istekleri ise gölgeleme veya elektrik lambaları ile düzenlenmelidir.
    Tarım ürünlerinin yetişmesi ve ürün çeşitliliğinin olabilmesi için bitkilerin su gereksinmelerinin bütün bir yıl düzenli olarak karşılanması gereklidir. Bu amaçla ülkemizdeki yer altı sularından ve akarsulardan sulama amacıyla yararlanılmalıdır. Yüzey sularından yararlanma tüm dünyada geniş ölçüde uygulanan bir yöntemdir. Ülkemiz gibi yaz sıcaklıklarının yüksek, dolayısı ile buharlaşmanın fazla olduğu ülkelerde küçük dere ve akarsuların baraj adı verilen havuzlarda biriktirilmesi söz konusudur. Ancak suyun barajdan tarlalara aktarımı esnasında su kaybını en alt düzeye çekebilmek için kanal ve arkların buharlaşmayı önleyecek kapalı bir sistem halinde tasarlanması gerekir. Günümüzde bu yöntemle ABD'nin Arizona(Yuma) ve California'da (Imperial Valley) çöl alanlarında merkezi noktalı sulama sistemiyle meyve yetiştirilmekte ve hayvancılık için otlak alanları oluşturulmaktadır. Diğer taraftan küçük gölet ve barajlarda kültür balıkçılığının geliştirilmesi ve yurt çapında yaygınlaştırılması, geçimini sadece toprağa bağlı olarak sürdüren ve yoksulluk sınırında yaşayan köylülerimize alternatif iş olanakları sağlayacaktır.
    Yer altı sularından, genellikle artezyen kuyuları veya sulama kuyularının açılması yöntemi ile yararlanılır. Yer altı ve yer üstü sularından yararlanırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus toprağın tuzlanmasını önlemektir. Bu amaçla dünyada uygulanan ileri sulama sistemlerinin benimsenmesi gereklidir. Yağmurlama ve damla sulama sistemi olarak adlandırılan bu sulama sistemleri ile toprağın gereksinim duyduğu gübre ve kimyasal elementlerin toprağa sulama suyu ile birlikte verilmesi olanağı vardır. Söz konusu sulama yöntemlerinden damlama yönteminin (Su, toprak yüzeyinden çok düşük basınçlı bir boru sistemi ile damlatıcılara iletilir. Su, damlatıcılardan saatte birkaç litrelik çok küçük damlalar halinde bitki çevrelerine veya lateral boyunca ince bir hat halinde toprağa verilir.) tuzlanma sorunu olan topraklarda olumlu sonuçlar verdiği unutulmamalıdır. Yer altı sularının bir kısmı ise sıcak su kaynakları biçimindedir. Bu kaynakların seraların ısıtılması amacıyla da kullanılması düşünülmelidir. Bu suların tarımsal amaçlı kullanılması (meyve, sebze ve çiçek seraları) hem bunların "israf edilmesini" önleyecek hem de tarım ürünlerinin yetişmesine olanak sağlayacaktır.
    Tarımı etkileyen fiziki faktörlerden bir diğeri de toprak özellikleridir. Ülkemiz erozyon, toprağın verimliliğini kaybetmesi ve nadas gibi toprak özelliklerinden kaynaklanan sorunlar ile karşı karşıyadır. Bu probleme yaklaşırken izlenmesi gereken yöntem öncelikle Türkiye'nin detaylı toprak ve eğim haritasının hazırlanması, daha sonra bu topraklardan halihazırda nasıl faydalanıldığının saptanmasıdır. Bu amaçla günümüzün uydu teknolojilerinden yararlanılmalıdır. Eğim değerlerinin yüksek, erozyon riskinin fazla olduğu alanlarda küçük bariyerler oluşturularak erozyon ile taşınan materyalin toplanması yöntemi benimsenebilir. Biriken toprağa öncelikle ot ekilmesi toprak örtüsü kalınlaştıkça, sahanın iklim koşullarına uyum sağlayabilecek ağaç veya ağaççık türü ürün ekimi (örneğin bağ) sağlanmalıdır. Ayrıca bu alanlar tamamen ot örtüsü ile kaplanarak hayvancılık için alternatif mera alanları haline getirilebilir.
    Toprağın erozyon, yoğun kullanım vb. gibi nedenlerle verimliliğini kaybettiği sıkça görülür. Ülkemizde toprağın verimliliğini ve ürün rekoltesini arttırmak amacıyla kimyasal gübre kullanımı oldukça yaygındır. Ancak toprağın gübrelenmesi oldukça dikkatli bir biçimde yapılmalıdır. Toprağı tanımadan yapılan gübrelemede miktarın yüksek olması bitkiye zarar vermekte, az verilmesi ise faydasını yok etmektedir. Nitrat ve fosfat yönünden zengin gübrelerin yapraklarda birikerek kanserojen etki oluşturdukları da bilinmektedir. Gübre, toprağa kaybettiği elementleri tekrar kazandırdığından günümüzde uygulanması zorunlu bir tarım tekniğidir. Ancak kimyasal gübrelerin kullanımı konusunda köylünün bilgilendirilmesi ve konunun uzmanlarınca denetlenerek, kimyasal gübrelerin dikkatli bir biçimde uygulanması gereklidir. Kimyasal gübreleme ile birlikte doğal gübreleme (ahır gübresi, yeşil gübre, bitki artıkları ve modern organik gübreler) tekniklerinin de geliştirilmesine çalışılmalıdır. Ülkemizin yaklaşık olarak 5 milyon hektarlık alanının nadas ile boş bırakılması ise oldukça düşündürücüdür. Ancak bu tarım yönteminin bırakılması toprağın verimliliğinin nöbetleşe ekim, yeni gübreleme ve sulama teknikleri ile arttırılması düşünülmelidir.
  2. Beşeri Özelliklerden Kaynaklanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri: Ülkemizde, yanlış tarım tekniklerinin uygulanması da dikkat çeker. İnsan kaynaklı sorunların başında yanlış arazi kullanımının büyük etkisi vardır. Ülkemiz arazi özelikleri bakımından tarımsal potansiyeli yüksek ülkeler arasında yer alır. Ancak arazinin kullanımında değerlendirme hataları oldukça yüksektir. Nitekim tamamen tarımsal kullanıma ayrılması gereken I. sınıf arazilerde mera, turizm (konaklama tesisleri veya ikinci konutlar), sanayi ve yerleşim (özellikle kentler) alanları oldukça geniş yer tutmaktadır.
    Söz konusu arazilerin tarım dışı kullanımlara ayrılması düşünülmemelidir. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarının hazırlanması ve tarım arazilerinin bu raporlara göre kullanılması en sağlıklı çözüm yollarından biri olacaktır. Tarımsal değeri I. sınıf araziler kadar yüksek olmamakla birlikte II. sınıf arazilerin de, yerleşim dışında kalan büyük bölümünün tarımsal kullanıma dönüştürülmesi ülkemiz tarımının geleceği açısından büyük önem taşır. Bu arazilerde iklim koşullarının uygun olduğu alanlar, pamuk ve sebze meyve gibi sulamalı tarıma yönelik ürünlere, sulamanın yapılamadığı kısımlar da tütün, zeytin, bağcılık ve tahıl tarımı üretimine ayrılmalıdır. III. ve IV. sınıf arazilerde erozyonla süpürülen toprağın besin değeri azaldığından tarımsal faaliyetlerde fazla gübre kullanılması gerekmektedir.
    Bu alanlarda sulama, tuzluluk ve drenaj bozukluğuna karşı dikkatle izlenmelidir. Toprak yapısının erozyona izin vermediği alanlarda tütün ve tahıl tarımının, eğim değerlerinin yüksek olduğu alanlarda zeytin ve bağcılık faaliyetlerinin yapılması uygundur. Mera ve otlak alanı olarak değerlendirilmesi gereken V ve VI. sınıf arazilerde tarımsal faaliyetlere ağırlık verilmesi erozyon riskini arttırmaktadır. Bu arazilerde tarım yapılması planlanırsa, teraslama yöntemi uygulanarak zeytin, ıhlamur ve kestane gibi ağaç türlerinin yetiştirilmesi düşünülmelidir. VII ve VIII sınıf arazilerin ise ormanlık alanlar olarak değerlendirilmesi gerekir. Bu sayede arazi kullanımındaki dengesiz durumun giderilmesi mümkün olacak, tarımsal üretimin bilinçli bir biçimde uygulanması sağlanacaktır.
    Ülkemizde yeni tarım arazileri kazanılarak tarımsal üretim arttırılabilir veya ürün çeşitliliği sağlanabilir. Bu amaçla ormanlık alanların tahrip edilmesi yerine dünyada oldukça yaygın olan "orman tarımcılığı" yöntemi kullanılabilir. Bazı yabani ağaç türlerinin aşılanması (yabani armut-ahlat, yabani zeytin- delice, yabani kiraz, yabani erik, yabani elma, incir gibi), bazılarının ise aşılamaya gerek kalmadan sadece toplanarak (ıhlamur, kestane, ceviz gibi) değerlendirilmesi yapılabilir. Orman tarımında, bazı bitki türlerinin tıraşlama yöntemi ile temizlemesi yapılarak meyveleri yenen bazı maki türlerinin (ahududu, böğürtlen, kocayemiş, kuşburnu) yetiştirilmesi, bazı maki türlerinin aşılanarak yeni türlerin oluşturulması (menengiç ve sakız ağacında yeşil fıstığın yetiştirilmesi), tıpta kullanılan ilaçların ana veya yan maddesini oluşturan bazı yabani bitki türleri (tesbih ağacının ve defne yağı) ile sanayide kullanılan (palamut meşesinin meyvelerinden sanayide kullanılan tanen denen bir maddenin yapılması) bazı bitki türlerinin ormanlarda veya kullanılmayan boş alanlarda yetiştirilmesi düşünülebilir. Yeni tarım arazilerinin kazanılmasında devlete ait olan arazilerin sınıflandırılmasının yapılarak kullanıma açılması da düşünülmelidir. Bu arazilerden I. sınıf tarımsal potansiyeli yüksek olanlarının "tarım kooperatiflerine" verilmesi sağlanmalıdır.
    Söz konusu tarım işletmelerinde çalışacak kişilerin topraksız veya toprak mülkiyeti çok küçük olan çiftçilerden seçilmesi sağlanmalıdır. Toprak potansiyeli tarıma uygun olmayan V.ve VI. sınıf arazilerin mera alanı olarak değerlendirilmesi ve buraların hayvancılık sahaları olarak büyük ve küçük baş hayvan yetiştiriciliğine ayrılması düşünülmelidir. Bitki örtüsünden yoksun ve taşlık alanlar ise tavuk ve devekuşu çiftlikleri olarak kullanıma açılmalıdır.
    Ülkemizde araziden yararlanmanın koşulu insanlarımızın sahip oldukları toprakları kendi istekleri doğrultusunda ekmeleridir. Ancak araziden yararlanma biçiminin devlet tarafından belirlenmesi gereklidir. Arazinin fiziksel özelliklerinin, konunun uzmanları tarafından belirlendikten sonra, yetiştirilecek üründen hangi sahalarda daha fazla verim alacağı saptanmalıdır. Bu çalışma yapılırken ülkenin gereksinim duyduğu, yurt dışına ihraç etmek için bol kazanç getiren ve talebin fazla olduğu ürünlerin araştırılmasının yapılması gereklidir. Ürünler belirlendikten sonra, bunların yetişmesine en uygun coğrafi koşullar belirlenmeli ve tarımsal üretim bu koşullar altında gerçekleştirilmelidir. Söz konusu yöntemle verim, ürün kalitesi ve miktarı büyük ölçüde artacak ayrıca yetiştirilecek ürünler piyasa araştırılması yapılarak tespit edildiği için , çiftçinin ürününü satamama kaygısı da ortadan kalkacaktır.

    Türkiye'de insan kaynaklı tarımsal sorunlardan bir diğeri de, aile içi nüfusun artması nedeniyle toprakların miras yoluyla bölünmesi sonucunda meydana gelen çok parçalı tarımdır. Tarımda başarıyı sağlamak için bu parçalı görünümün ortadan kalkması ve "toprak reformunun" yapılması gereklidir. Ancak toprakların "komünist ülkelerde" olduğu gibi devletleştirilmesi ve insanların en doğal hakkı olan mülkiyet özgürlüğünün kısıtlanması, kendi topraklarında köle gibi


    çalıştırılması hedeflenen elbette bir yöntem değildir. Ayrıca bu yöntemin bu ülkelerde başarı kazanmadığı da ortadadır. Kişi kendi toprağının sahibi olarak kalacak, fakat kullanım bakımından bazı düzenlemeler yapılacaktır. Öncelikle farklı kişilere ait yakın parseller arasında değişim yapılması sağlanmalıdır.
    Bu yöntem ile toprak sahibinin ürünü ekmek için zaman kaybetmesine ve daha fazla emek harcamasına gerek kalmayacaktır. Diğer taraftan toprak mülkiyetinin "ağa"ların hakimiyeti altında olduğu alanlarda tarım arazilerinin yeniden düzenlenmesi gereklidir. Bu kişilere ait toprakların tarım kooperatiflerine devredilmesi, kiralanarak işletilmesi, üründen elde edilen gelirden bu kişilere de pay verilmesi gibi farklı yöntemler saptanmalıdır.
    Ekonomik nedenlerden kaynaklanan sorunlar ise; sermayenin yetersiz olması, gerekli örgütlenmenin yapılamamasından kaynaklanan pazarlama sorunları, devletin belirlediği taban fiyatlarının çiftçiyi tatmin edememesi biçiminde sıralanabilir.
    Ülkemizde tarımın gelişmiş ülkelere oranla geri kalmasında en önemli eksiklik sermaye yetersizliğidir. Tarımla uğraşan çiftçi kesimi kendi gereksinimini zorlukla karşılamakta, çoğu kez elde ettiği gelir yeterli olmadığı için yaşadığı köyü terk ederek büyük kentlere göç etmektedir. Köylerimizde tarlalar hayvan gücünden yararlanarak sürülmekte; çiftçilerimizin dünyadaki teknolojik gelişmelerden, yeni bitki türlerinden haberi dahi olmamaktadır. Oysaki içinde bulunduğumuz çağ, bilim ve teknoloji çağıdır. Gelişmiş ülkeler ile rekabet edebilmek, tarımsal ürün çeşitliliğini ve kalitesini yükseltmek için tarım araçlarına, tarımsal üretimi arttırıcı girdilere (kimyasal gübre, sulama kanalları), bilimsel verileri uygulayacak gelire (tohumlarının satın alınıp, yeni bitki türlerinin üretilmesi) gereksinim vardır. Köylülerimizin bu gereksinimleri kendi düşük gelirleri ile karşılama olanakları yoktur. Devlet öncülüğünde kurulacak "tarım kooperatifleri" bu soruna çözüm getirecek kuruluşlar olmalıdır. Bu kuruluşların işleyiş çarkı başlangıçta devletin vereceği sermaye ile başlamalıdır. Sonraki aşamalarda kooperatifler, pazarlayıp sattıkları ürünlerden kendi gelirlerini elde edeceklerdir. Makineli tarım için gerekli olan tarım araçları ise ortak kullanılmalıdır.
    Diğer taraftan tarım kooperatifleri ile bağlantı kuracak olan üniversitelerimizin tarımla ilgili fakülteleri "Ulusal Tarım Araştırma" projeleri kapsamında çalışmalar yürütmelidir. Üniversitelerimizin araştırma fonlarınca desteklenecek projelerde, asalaklara ve hastalıklara dayanıklı türler yetiştirilmeli, dünyada ve ülkemizde ihtiyaç duyulan tarım ürünleri belirlenerek bunların kalitesi yükseltilmeli, zararlılarla yapılan mücadelede kimyasal yollar yerine biyolojik mücadele benimsenmelidir. Elde edilen olumlu bulgular, oluşturulacak pilot bölgelerde denendikten sonra çiftçilerin hizmetine sunulmalıdır.
    Ülkemizde tarımsal ürünler, hem "devletin belirlediği taban fiyatlar doğrultusunda" devlet tarafından satın alınır, hem detoptancı tarafından ürünün tarlada satın alınmasıyla pazarlanır. Ancak her iki pazarlama yöntemi de üretici ve tüketiciyi memnun etmez. Çünkü devlet pazarlayacak geniş bir alan bulamadığı, çoğu kere deposunda stoklanarak bekleyecek olan tarımsal ürüne bütçesinden fazla pay ayırmaz ve çiftçiye düşük taban fiyat verir. Ürünü tarladan satın alan toptancı ise ürünü oldukça yüksek fiyatla pazarlayarak kar eder. Yetiştirilen tarım ürünlerinden gelir elde edebilmenin en etkili yolu yeni pazar alanları açmaktır. Yeni pazar alanlarının açılması devlet öncülüğünde gerçekleştirilmelidir. Bu amaçla öncelikle gıda ve giysi gereksinimi yüksek olan Ortadoğu, Uzakdoğu ülkeleri ile eski SSCB'den ayrılan devletler düşünülmelidir. Devlet pazar alanlarını belirledikten sonra ürünün depolanması, taşınması ve satılması işlevlerini tarım kooperatifleri üstlenmelidir. Devletin tarımsal üretimle olan ilişkisi ise sadece satılan ürünlerden elde edilen vergi ile sınırlı kalmalıdır.
    Özetle; Türkiye'de tarımsal nüfus oranının (%34) ekonomik anlamda gelişmiş birçok ülkeye oranla yüksek olduğu bir gerçektir. Buna karşılık tarımın katma değer olarak milli gelir içindeki payı düşüktür. Ancak bu durum teknolojik olanakların yeterince kullanılmaması yüzünden düşen ürün kalitesi ve çeşidinden, tarımsal alanların gerçek potansiyelinde değerlendirilememesinden, yeni pazar alanları oluşturulamamasından kaynaklanır. Tarımsal sorunlara gerçek anlamda çözüm bulunması durumunda, tarımın milli gelir içindeki payı artacaktır.

SONUÇ

 

Unutmamak gerekir ki bir ülkenin sanayisi ne kadar gelişirse gelişsin, ne kadar modern şehirlere, gelişmiş teknolojilere sahip olursa olsun, insanların yaşayabilmeleri için gıdaya gereksinimleri vardır. Bu anlamda da bir ülke kendi kendine yetebilmeyi başarmalıdır.

Ülkemizin sahip olduğu doğal zenginliklerin yeterince değerlendirilememesi ve bu konuda halkımızın yeterince bilinçlendirilememiş olması nedeniyle, bu doğal zenginliklerimiz, ya sanayi ya da insani atıklarla kirletilmekte, kısmen yok edilmekte ya da bilinçsiz kullanım sonucunda ekonomik değerini zamanından önce yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır.

Bilinçsizce kesilen ormanlar, kirletilen göller ve akarsular, yanlış avlanma sonucu yok olan balık zenginliğimiz, hatalı tarım teknikleri ile verimsizleşen tarım arazilerimiz, gözümüzün önünden kaybolup giden ve sahip çıkamadığımız en önemli zenginliklerimizdendir.

Türkiye yakın zamana kadar tarımsal açıdan kendi kendine yetebilen ülkeler arasında gösterilmekteydi. Ancak bu durumun son dönemde değişerek ülkemizin dışardan tarımsal ürünler ithal eden bir ülke haline gelmesi son derece düşündürücü ve mutlaka tedbir alınması gereken önemli bir konudur.

Ülkemizin AB'ye girme süreci içinde bulunduğu şu günlerde sanayi politikalarımız kadar, tarımsal politikalarımızın da uzun vadeli ve mevcut şartların en iyi şekilde değerlendirilmesiyle

oluşturulması vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Uygulanan tarımsal politikaların popülist yaklaşımlardan uzak, tarımsal verimliliği arttırıcı, dünya ülkeleriyle hem kalite hem de miktar açısından rekabet edecek düzeyde olması milli bir sorumluluk ve görevdir.

Ülkemizin sahip olduğu değerlere karşı duyarlı olmak ve bunların her platform altında ifade edilmesi son derece önemlidir. Sizlerden beklediğimiz, hassasiyetinizi bu konulardan uzak tutmayarak, bunların takipçisi ve hatta yönlendiricisi olmanızdır. Unutmayalım ki, milli şuur bireysel şuurların yaygınlaştırılmasıyla meydana gelmektedir.

Ülkemizin sahip olduğu ekonomik varlıkların en önemlileri olan tabi varlıklarımızın önemini küçükten büyüğe herkesin çok iyi kavraması ve onlara sahip çıkacak milli şuurun oluşturulması yönünde çalışmalar yapmayı kendine amaç eden vakfımız, bu ve benzeri yayınların hazırlanarak halkımıza ulaştırılması çalışmalarını her zaman devam ettirecektir.