ÜNİTER DEVLETİN ÖNEMİ



İÇİNDEKİLER

Önsöz

Neden Milli Birlik?

Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı

Milli Birlikte Devletin Önemi

Meselelerin Milli Birlik ve Beraberlikle Çözümü

Milli Birliğin Ahlaki Kaynakları

 

 


Meselelerin Milli Birlik ve Beraberlikle Çözümü

Amasya panayırında halkın perişan görünümü karşısında Atatürk arkadaşına şöyle demiştir:

Bak birader, böyle bir ulustan nasıl ayrılırsın? Bu palasparelerin içinde perişan gördüğün insanlar yok mu? Onlarda öyle yürek, öyle cevher vardır ki, olmaz şey! Çanakkale'yi kurtaran bunlardır. Kafkasya'da, Galiçya'da, şurada, burada aslanlar gibi çarpışan, yoksunluklara aldırmayan bunlardır.

Ben 1919 yılı Mayıs ayı içinde Samsun'a çıktığım gün, elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin soyluluğundan gelen ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.

Türk milletinin milli birlik şuurunu en güçlü manada sergilediği an, Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen süreçte ortaya çıkmıştır. Yok olma eşiğine gelmiş, toprakları paylaşılmış, ordusu dağıtılmış, maddi manevi bütün varlığı tehdit altına girmiş bir durumdayken, herkesin olmaz dediği şey olmuş ve Türk milleti bütün dünyaya karşı öyle güçlü bir irade göstermiştir ki, kısa süre sonra bütün dünyanın saygı duyduğu bir devlet haline gelmiştir.

Türk milletindeki bu cevheri ilk fark eden Atatürk olmuţtur.

Ulus, ancak devletlerin yıkılma ve çökme kargaşaları içinde bulunduğu zamanlarda tarihin yazdığı çok önemli ve korkunç günler yaşıyordu. Böyle günlerde geleceğini kendi eline alma uyanıklığını gösteremeyen ulusların geleceği karanlık ve korkuludur.

Türk ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu ki, kurtuluş umudu veren her içten çağrıya koşmakta idi...

Böyle olduğu için, durumu ve gereği bilenler, elinden geldiği ölçüde kendi ulusunu uyarıp aydınlatarak kurtuluş yolunda ona kılavuzluk etmeyi en büyük insanlık ödevi bilmedirler. (Söylev, 1, s. 246)

Bir millet varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün maddi ve fikri kuvvetleriyle ilgilenmezse, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. (Nutuk, III, s. 1185)

Atatürk, Türk milletinin her ferdinin tek bir yumruk haline gelmesi için gerekli olan milli birlik ve beraberlik şuurunun kavranması aşamasında büyük bir çaba göstermiş, yaptığı her konuşmada, her kongrede, her yazısında, mevcut durumun zorluğu karşısında Türk milletini birliğe ve beraberliğe yöneltmiştir.

Mustafa Kemal, Anadolu'da işgalci devletlere karşı bir direniş sağlamak için ulusal birliği sağlamanın esas olduğunu anlamış, bu amaçlarla düzenlenen Kongrelerin sonucunda ortaya çıkan bildirilerde milli birliğin sağlanması ana hedef olarak gündeme gelmişti. Atatürk'ün yaptığı bu çağrı kısa sürede Anadolu'ya yayılmış ve arzulanan etkiyi oluşturmuştur. Milli birlik sağlandıktan sonra, Türk milletini oluşturan her birey, yaşlısı genci, kadını çocuğu demeden canını dişine takarak vatanı için mücadele etmiş, canını malını bu yolda harcamaktan çekinmemiştir.

"Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir." (Erzurum Kongresi'nin Bildirisi ve Kararları, Madde 3).

Halkı saran bu heyecan ve şevk dalgası etkisini uzun süre sürdürmüş, zorluklar karşısında Türk milletinin biraraya gelerek topluca tepki göstermesi bir gelenek haline gelmiştir. Bu duygu birliği sayesinde genç Türk Cumhuriyeti büyük bir kalkınma hamlesine girişmiş, her türlü iç ve dış düşmana rağmen güçlü bir devlet kurmayı başarmıştır.

Tarihin çeşitli dönemlerinde karşı karşıya kaldığımız zorluklar milli birlik ve beraberlikle çözüme kavuşmuştur. Ancak bu birliğin gücü, topraklarımızda gözü olan, Türk milletinin içteki ve dıştaki düşmanlarını oldukça rahatsız etmiştir. Devleti zayıf düşürmek için ilk önce bu birliği parçalamanın ne kadar zaruri olduğunu fark etmişlerdir. Bu amaçla kimliği hiç değişmeyen bu çevreler, tarih boyunca oynadıkları oyunlarına yeni senaryolar yazarak, Türk milletini zarara uğratmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bunun için yakın tarihe bir göz atmamız yeterlidir. 1970-80 döneminde yaşadığımız, kardeşin kardeşi vurduğu sağ-sol çatışmalarının asıl sebebi ve kışkırtıcıları, terör hareketlerine silah dahil olmak üzere her türlü maddi ve manevi destek sağlayanlar, halkın birliğini parçalamak isteyenler hep aynı çevrelerdir ve zaman içinde tek tek ortaya çıkarılmışlardır. Kurtuluş Savaşı öncesinde Türkiye'yi paylaşmaya kalkışanlarla bugün Türk devletini karıştırmaya çalışanlar, 1980'den itibaren devreye sokulan ayrılıkçı terör senaryosunu hazırlayanlar, bu karışıklıktan büyük çıkarlar elde edecek olanlar aynı odaklardır.

Milletimize yönelik bütün bu saldırılar, oyunlar Türk milletini yok etmek için bıkıp usanmadan yürütülen çabaların sonuçlarıdır. Bölücü başının yakalanmasıyla ortaya çıkan süreçte bu düşmanlar bütün dünyanın gözü önünde alenen teşhir edilmişlerdir.

Terör ve siyasi tehditlerin yanısıra, ülke üzerinde baskı kurmak, devleti zor durumda bırakmak için kullanılan bir diğer silah da ekonomidir. Bir ülkenin güçlü bir devlete ve güçlü bir orduya sahip olması için güçlü bir ekonomiye de sahip olması gerekir. Ekonomisi güçlü olan devletlerin halkı refah ve huzur içinde olduğu için maddi vaatlere kapalı, kanun dışı faaliyetlere de uzak olacaktır.

İşte bütün bu tehditler ve zorluklar karşısında Türk milletinin en büyük silahı birlik ve beraberlik halinde hareket etmesidir. Birlik şuurunu elde etmiş bir Türk vatandaşı devletini, milletini ilgilendiren sorunlar karşısında bilinçli ve duyarlı davranacağı gibi, çevresindekileri de bu yönde teşvik edip harekete geçirecektir.

Kurtuluş Savaşı gibi en vahim durumda bile bütün sorunların üstesinden gelmeyi sağlayan bu güç sayesinde bugün ve gelecekte karşılaşacağımız sorunları çözmek daha kolay olacaktır.

"Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız... Çünkü tarih, hadiseler ve müşahedeler insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir."

"Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissi, fikri, ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır. Milli mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir; Milletin evlatlarıdır. Milli mücadelede şahsi hırs değil, milli izzeti nefs, gerçek saik olmuştur."

Bu vatan için canını vermiş şehitlerin evlatları olarak her Türk vatandaşı bu şuurla hareket etmeyi öğrenmeli, çevresine örnek teşkil etmelidir. Bu tür bir ülkü birliğiyle biraraya gelen milletler, kolayca sorunların üstesinden gelecektir. Sadece askeri konularda değil, ekonomik alanlarda da, Mustafa Kemal'in yaptığı gibi, her sorunun üzerine milli bir mesele olarak gidilmeli, bu konuda onun uyguladığı yöntemler örnek alınmalıdır.

Cumhuriyet'in her aşamasında bu birlikten, dayanışmadan doğan güç, devleti sıkıntıya sokan her derde deva olmuştur. Örnek vermek gerekirse yerli mallarının kullanılması gündeme gelmiş ve bu olay bir milli seferberlik havasında hayat bulmuş ve başarılı bir sonuçla noktalanmıştır. Sanayileşme hamlesi yapılmış, yurdun her yerinde bir seferberlik havası oluşmuş ve büyük bir kalkınma elde edilmiştir.

Köy kalkındırma projesi de aynı duygu birliği içerisinde gerçekleşmiştir. Eğitim, sosyal değişim çalışmaları da hep bu milli birlik ve beraberlik şuurunun sonuçları olarak ortaya çıkmıştır.

Biraraya gelince kütle halindeki düşmanı dize getiren bu güç, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için de bu yolun en sağlam yöntem olduğunu ispatlamıştır.

"Yurt sevgisi ona hizmetle ölçülür."

"Türkiye'nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye'ye ait olmadığını bütün arkadaşlarımız ifade etmiş iseler de bunu bir defa daha teyit etme lüzumunu hissediyorum. Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nuihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir."

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların çözülmesinin en kolay yolu, aynı milli birlik şuurunun yeniden tesis ve ihya edilmesidir. Bu bilinci kaybetmiş, kendi çıkarlarının, kolay kazancın, dış güçlerin oyunlarının etkisi altındaki bir Türk evladının, devletinin çıkarları karşısında duyarsız ve menfi bir tavır göstermesi çok doğaldır.

Milli birlik şuurunu kaybeden bir ferdin devlete, devlet kurumlarına karşı gelmesi, kanuni, askeri, ekonomik alandaki vatandaşlık vazifelerini yerine getirmemesi, kanunsuz kazanç elde etmek için çeşitli yöntemlere baş vurması, devletini milletini meşgul eden sorunlar karşısında tepkisiz kalması, daha da önemlisi kendi milletinin aleyhinde olacak yapılanmalara taraftar olması mümkündür. Nitekim, yakın tarihimizde ve günümüzde Türk milleti bu tür sayısız gelişmeye tanıklık etmiş ve halen de etmektedir.

Halbuki Atatürk'ün çizdiği ufukta, önder bir millet olmanın yolu, daha önce atalarımızın yaptığı gibi, vatan için yapılacak şahsi fedakarlıklardan ve çabalardan geçmektedir. Mensupları millet olma şuurunu kazanmış, bununla gurur duyan bir toplumda yukarıda sayılan menfi oluşumlar en düşük seviyede ortaya çıkacak, vatanına, devletine sahip çıkacak olan bireyler, bu oluşumların başını rahatça ezeceklerdir.

Milli birlik ve beraberlik içinde davranan bir toplumda, düşman çevrelerin yaptırım gücü minimum seviyeye inecektir. En büyük silahları vatan içinde ayrılık çıkartmak olan bu çevrelerin bu büyük kozu ellerinden alınacaktır. Böylece en tehlikeli düşman olan, vatanın içinde yerleşmiş düşman tehlikesi de ortadan kalkacaktır. "Sen şu ırktansın, sen şu dili konuşuyorsun" şeklinde yapılan kışkırtmalar faydasız hale gelecektir.

Vergi kaçırmayan, dürüst ticaret yapan, gerektiğinde vatanı için her türlü fedakarlığı yapan fertlerin oluşturduğu ekonomik güç ise her türlü spekülasyona, ekonomik baskılara, dışa bağımlılığa, kara para ekonomisine karşı güçlü bir set oluşturacaktır.

Türk milletini ilgilendiren sorunlar karşısında ortak bir tavır gösteren, oy kaygısıyla hareket etmeyen, çeşitli çıkar çevrelerinin avukatlığını yapmayan politikacılar güçlü ve güvenilir bir hükümet oluşturup, halka huzur vereceklerdir. Millet için yaptıkları hizmetlerle hem kendi uluslarına hem de dünyaya güçlü ve güvenilir bir hükümet mesajını vereceklerdir.

Milli birlik ve beraberlik şuurunun kazanılmasıyla çözülecek olan bu sorunlar sonuçta her Türk vatandaşına yansıyarak, Atatürk'ün hedeflediği, mutlu, huzurlu, barış içinde yaşayan güçlü bir Türkiye idealini gerçeğe dönüştürecektir.

"Harp muharebe hele meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir, ulusların çarpışmasıdır. Ulusların bütün varlıkları ile bilim ve teknik alandaki seviyeleri ile, başarıları ile, ahlakları ile, kültürleri ile, faziletleri ile, kısaca göz ile, görülür bütün güçleri ve varlıkları ile, her türlü araçları ve olanakları ile çarpıştığı bir sınav alanıdır."

Bütün bu gerçeklere rağmen, yanlış yollara sapmak konusunda ısrarlı olanlar ise kendilerini vahim akibetlerin beklediğini bilmelidirler. Devlete karşı isyankar davranmanın, kanunsuz yollara sapmanın ne kadar yanlış bir yol olduğunu görmek için, tarihe bakmak yeterlidir. Tarih, bu yolu seçenlerin hepsinin sonunda hüsrana uğradıklarını göstermektedir.

Tarih boyunca farklı isimler altında 16 büyük devlet kuran, bütün güçsüz topluluklara, yardım isteyenlere elini uzatan, tarihin gördüğü en büyük zaferlere imza atan Türk milleti bu devletlerin yönetimi sırasında, içte ve dışta sayısız isyan hareketiyle karşılaşmış, üstün devlet tecrübesi ve güçlü ordusuyla bunların başını ezmiştir. Bu tür çılgınca maceralar hep hüsranla noktalanmıştır. Türk milletinin himayesine giren, şefkat ve yardım gören birçok millet, en zor durumlarda devlete isyan etmekten çekinmemiştir. Ancak sonuçta galip gelen hep Türk milleti olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda köklerini bulan bu isyan denemeleri yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin her döneminde de farklı şekillerde kendini göstermiştir.

1920'li ve 30'lu yıllarda, özellikle Güneydoğu bölgesinde birçok isyan hareketi yaşanmış, ancak hepsi hüsranla bitmiştir. Bu isyanları gerçekleştirenler, doğal olarak devletin sert önlemler almasına neden olmuş ve böylece hem kendilerine hem de çevrelerine büyük zararlar vermişlerdir. Daha yakın dönemlerde, komünist ülkeler tarafından kışkırtılan Marksist düşünceye sahip akımlar, çeşitli örgütler kurmuş ve ülkemiz sol örgütlerin terör ve isyan girişimleriyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak anarşi girişimleri umdukları tavizi bulamamış ve Türk Ordusu ve güvenlik birimlerinin büyük mücadelesiyle hak ettikleri cezalara çarptırılmışlardır.

Son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik en geniş isyan ve terör hareketi bölücü terör örgütü PKK tarafından başlatılmıştır. Dış ülkelerden ve yurt içindeki bazı hain unsurlardan gördükleri büyük yardıma rağmen uğradıkları büyük hezimet, bu çılgın girişimlere kalkışanlara bir ders olmuştur. Bilindiği gibi PKK, 1984 yılından itibaren Türkiye'nin Güneydoğusu'nda ayrı bir devlet kurma hayaline dayalı bir terör kampanyası başlatmıştır. Binlerce polis ve askerimizi şehit etmiş, onbinlerce vatandaşımızın ölümüne neden olmuştur. PKK tüm bu terör eylemleri için çok ciddi bir dış destek de görmüş, bazı ülkeler bu örgüte para, silah ve lojistik imkan sağlamıştır. Ancak tüm bu çabalar yine de netice vermemiş, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, Devletimiz'in ilgili kurumları terör örgütünü çökertmiştir. PKK'nın lider kadrosunun da ele geçirilmesinin ardından, örgütün askeri gücü büyük ölçüde yok olmuştur.

Vatanı bölmek isteyen ayrılıkçı akımlarla vatanı koruyan birleştirici düşünce arasındaki büyük fark bu akımların asıl kaynaklarının taban taban zıt olmalarından kaynaklanmaktadır. Ayrılıkçı terör akımları Marksist dünya görüşüne dayanmakta ve insanlara üstün meziyetler kazandıran her türlü kutsal ve ahlaki değere savaţ açmaktadırlar. Devlet, aile, vatan, din gibi kavramlar onlar için bir anlam ihtiva etmemekte hatta amaçlarına ulaşmak yolunda en büyük engeli oluşturmaktadır. Vatanını savunan bir eri katletmek, hizmet için yollara düşmüş bir öğretmeni kurşuna dizmek, ibadet eden insanların üzerine bomba atmak bu tür insanların vicdanında hiçbir etki yapmamaktadır. Yanlış ideolojilerle beyni yıkanan ve adeta bir kuklaya dönüşen bu kişiler insanı insan yapan bütün değerlerden uzak ve bu değerlere düşmandırlar.

Bu çevrelerin savunuculuğunu yapan ve kendilerini kamufle etmek için aydın sıfatını kullanan çevreler ise, yıllar önce aynı terör hareketlerine katılmış olan kişilerdir. Yurt dışından aldıkları destekle, insan hakları, batılılaşma gibi kavramları çarpıtarak, devleti zayıflatmak ve bu terör odaklarına destek olmak için kullanmaktadırlar.

Devletin üniter yapısını, milletin birlik ve beraberliğini korumak için her türlü tedbiri alan devlet, bu sol görüşlü çevrelerin ve onlardan etkilenen ancak mevcut tehditleri kavramakta yetersiz kalan bazı muhafazakar çevreler tarafından da eleştirilmektedir. Devletin hayrı için alınan zaruri tedbirler, dine karşı yapılan bir tavır olarak değerlendirilmektedir. Halbuki Atatürk ilkelerinin ışığında hareket eden devletin kurumları dine değil, halkın saf ve temiz duygularını kullanarak, kendilerine çıkar sağlayan odaklara karşıdır. Söz konusu odaklar en doğru şekilde tespit edilip gereken önlemler alınmaktadır.

Oysa gerçekte Devletimiz hiçbir zaman dine karşı bir politika uygulamamış, aksine Büyük Önder Atatürk'ün "Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur" sözünün ışığında, her zaman için manevi değerlerin muhafazasının Türkiye'nin bekasının temel bir şartı olduğunun idrakiyle hareket etmiştir. Nitekim toplumumuzun manevi değerlere en çok bağlı olan kesimleri, tarihte her zaman için devlete en çok sadakat gösteren kesimler olmuştur.

.