Amasya
panayırında halkın perişan görünümü karşısında Atatürk arkadaşına
şöyle demiştir:
Bak
birader, böyle bir ulustan nasıl ayrılırsın? Bu palasparelerin
içinde perişan gördüğün insanlar yok mu? Onlarda öyle yürek,
öyle cevher vardır ki, olmaz şey! Çanakkale'yi kurtaran
bunlardır. Kafkasya'da, Galiçya'da, şurada, burada aslanlar
gibi çarpışan, yoksunluklara aldırmayan bunlardır.
Ben
1919 yılı Mayıs ayı içinde Samsun'a çıktığım gün, elimde
maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin
soyluluğundan gelen ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve
manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu
Türk milletine güvenerek işe başladım.
Türk
milletinin milli birlik şuurunu en güçlü manada sergilediği
an, Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen süreçte ortaya çıkmıştır.
Yok olma eşiğine gelmiş, toprakları paylaşılmış, ordusu dağıtılmış,
maddi manevi bütün varlığı tehdit altına girmiş bir durumdayken,
herkesin olmaz dediği şey olmuş ve Türk milleti bütün dünyaya
karşı öyle güçlü bir irade göstermiştir ki, kısa süre sonra
bütün dünyanın saygı duyduğu bir devlet haline gelmiştir.
Türk
milletindeki bu cevheri ilk fark eden Atatürk olmuţtur.
Ulus,
ancak devletlerin yıkılma ve çökme kargaşaları içinde bulunduğu
zamanlarda tarihin yazdığı çok önemli ve korkunç günler yaşıyordu.
Böyle günlerde geleceğini kendi eline alma uyanıklığını gösteremeyen
ulusların geleceği karanlık ve korkuludur.
Türk
ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu
ki, kurtuluş umudu veren her içten çağrıya koşmakta idi...
Böyle
olduğu için, durumu ve gereği bilenler, elinden geldiği
ölçüde kendi ulusunu uyarıp aydınlatarak kurtuluş yolunda
ona kılavuzluk etmeyi en büyük insanlık ödevi bilmedirler.
(Söylev, 1, s. 246)
Bir
millet varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün maddi
ve fikri kuvvetleriyle ilgilenmezse, bir millet kendi kuvvetine
dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa şunun
bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. (Nutuk, III, s. 1185)
Atatürk,
Türk milletinin her ferdinin tek bir yumruk haline gelmesi
için gerekli olan milli birlik ve beraberlik şuurunun kavranması
aşamasında büyük bir çaba göstermiş, yaptığı her konuşmada,
her kongrede, her yazısında, mevcut durumun zorluğu karşısında
Türk milletini birliğe ve beraberliğe yöneltmiştir.
Mustafa
Kemal, Anadolu'da işgalci devletlere karşı bir direniş sağlamak
için ulusal birliği sağlamanın esas olduğunu anlamış, bu amaçlarla
düzenlenen Kongrelerin sonucunda ortaya çıkan bildirilerde
milli birliğin sağlanması ana hedef olarak gündeme gelmişti.
Atatürk'ün yaptığı bu çağrı kısa sürede Anadolu'ya yayılmış
ve arzulanan etkiyi oluşturmuştur. Milli birlik sağlandıktan
sonra, Türk milletini oluşturan her birey, yaşlısı genci,
kadını çocuğu demeden canını dişine takarak vatanı için mücadele
etmiş, canını malını bu yolda harcamaktan çekinmemiştir.
"Ulusal
gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir."
(Erzurum Kongresi'nin Bildirisi ve Kararları, Madde 3).
Halkı
saran bu heyecan ve şevk dalgası etkisini uzun süre sürdürmüş,
zorluklar karşısında Türk milletinin biraraya gelerek topluca
tepki göstermesi bir gelenek haline gelmiştir. Bu duygu birliği
sayesinde genç Türk Cumhuriyeti büyük bir kalkınma hamlesine
girişmiş, her türlü iç ve dış düşmana rağmen güçlü bir devlet
kurmayı başarmıştır.
Tarihin
çeşitli dönemlerinde karşı karşıya kaldığımız zorluklar milli
birlik ve beraberlikle çözüme kavuşmuştur. Ancak bu birliğin
gücü, topraklarımızda gözü olan, Türk milletinin içteki ve
dıştaki düşmanlarını oldukça rahatsız etmiştir. Devleti zayıf
düşürmek için ilk önce bu birliği parçalamanın ne kadar zaruri
olduğunu fark etmişlerdir. Bu amaçla kimliği hiç değişmeyen
bu çevreler, tarih boyunca oynadıkları oyunlarına yeni senaryolar
yazarak, Türk milletini zarara uğratmak için ellerinden geleni
yapmışlardır. Bunun için yakın tarihe bir göz atmamız yeterlidir.
1970-80 döneminde yaşadığımız, kardeşin kardeşi vurduğu sağ-sol
çatışmalarının asıl sebebi ve kışkırtıcıları, terör hareketlerine
silah dahil olmak üzere her türlü maddi ve manevi destek sağlayanlar,
halkın birliğini parçalamak isteyenler hep aynı çevrelerdir
ve zaman içinde tek tek ortaya çıkarılmışlardır. Kurtuluş
Savaşı öncesinde Türkiye'yi paylaşmaya kalkışanlarla bugün
Türk devletini karıştırmaya çalışanlar, 1980'den itibaren
devreye sokulan ayrılıkçı terör senaryosunu hazırlayanlar,
bu karışıklıktan büyük çıkarlar elde edecek olanlar aynı odaklardır.
Milletimize
yönelik bütün bu saldırılar, oyunlar Türk milletini yok etmek
için bıkıp usanmadan yürütülen çabaların sonuçlarıdır. Bölücü
başının yakalanmasıyla ortaya çıkan süreçte bu düşmanlar bütün
dünyanın gözü önünde alenen teşhir edilmişlerdir.
Terör
ve siyasi tehditlerin yanısıra, ülke üzerinde baskı kurmak,
devleti zor durumda bırakmak için kullanılan bir diğer silah
da ekonomidir. Bir ülkenin güçlü bir devlete ve güçlü bir
orduya sahip olması için güçlü bir ekonomiye de sahip olması
gerekir. Ekonomisi güçlü olan devletlerin halkı refah ve huzur
içinde olduğu için maddi vaatlere kapalı, kanun dışı faaliyetlere
de uzak olacaktır.
İşte
bütün bu tehditler ve zorluklar karşısında Türk milletinin
en büyük silahı birlik ve beraberlik halinde hareket etmesidir.
Birlik şuurunu elde etmiş bir Türk vatandaşı devletini, milletini
ilgilendiren sorunlar karşısında bilinçli ve duyarlı davranacağı
gibi, çevresindekileri de bu yönde teşvik edip harekete geçirecektir.
Kurtuluş
Savaşı gibi en vahim durumda bile bütün sorunların üstesinden
gelmeyi sağlayan bu güç sayesinde bugün ve gelecekte karşılaşacağımız
sorunları çözmek daha kolay olacaktır.
"Biz
milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik
göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle
telafiye çalışmalıyız... Çünkü tarih, hadiseler ve müşahedeler
insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hakim olduğunu
göstermiştir."
"Dünyanın
bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi
benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissi, fikri, ve
fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim;
bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin
avıdır. Milli mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin
kendisidir; Milletin evlatlarıdır. Milli mücadelede şahsi
hırs değil, milli izzeti nefs, gerçek saik olmuştur."
Bu
vatan için canını vermiş şehitlerin evlatları olarak her Türk
vatandaşı bu şuurla hareket etmeyi öğrenmeli, çevresine örnek
teşkil etmelidir. Bu tür bir ülkü birliğiyle biraraya gelen
milletler, kolayca sorunların üstesinden gelecektir. Sadece
askeri konularda değil, ekonomik alanlarda da, Mustafa Kemal'in
yaptığı gibi, her sorunun üzerine milli bir mesele olarak
gidilmeli, bu konuda onun uyguladığı yöntemler örnek alınmalıdır.
Cumhuriyet'in
her aşamasında bu birlikten, dayanışmadan doğan güç, devleti
sıkıntıya sokan her derde deva olmuştur. Örnek vermek gerekirse
yerli mallarının kullanılması gündeme gelmiş ve bu olay bir
milli seferberlik havasında hayat bulmuş ve başarılı bir sonuçla
noktalanmıştır. Sanayileşme hamlesi yapılmış, yurdun her yerinde
bir seferberlik havası oluşmuş ve büyük bir kalkınma elde
edilmiştir.
Köy
kalkındırma projesi de aynı duygu birliği içerisinde gerçekleşmiştir.
Eğitim, sosyal değişim çalışmaları da hep bu milli birlik
ve beraberlik şuurunun sonuçları olarak ortaya çıkmıştır.
Biraraya
gelince kütle halindeki düşmanı dize getiren bu güç, siyasi,
ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için de bu yolun en sağlam
yöntem olduğunu ispatlamıştır.
"Yurt
sevgisi ona hizmetle ölçülür."
"Türkiye'nin
bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye'ye ait olmadığını bütün
arkadaşlarımız ifade etmiş iseler de bunu bir defa daha
teyit etme lüzumunu hissediyorum. Türkiye'nin bugünkü mücadelesi
yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa daha
az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve
mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün
mazlum milletlerin bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nuihayete
getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark
milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir."
Bugün
karşı karşıya olduğumuz sorunların çözülmesinin en kolay yolu,
aynı milli birlik şuurunun yeniden tesis ve ihya edilmesidir.
Bu bilinci kaybetmiş, kendi çıkarlarının, kolay kazancın,
dış güçlerin oyunlarının etkisi altındaki bir Türk evladının,
devletinin çıkarları karşısında duyarsız ve menfi bir tavır
göstermesi çok doğaldır.
Milli
birlik şuurunu kaybeden bir ferdin devlete, devlet kurumlarına
karşı gelmesi, kanuni, askeri, ekonomik alandaki vatandaşlık
vazifelerini yerine getirmemesi, kanunsuz kazanç elde etmek
için çeşitli yöntemlere baş vurması, devletini milletini meşgul
eden sorunlar karşısında tepkisiz kalması, daha da önemlisi
kendi milletinin aleyhinde olacak yapılanmalara taraftar olması
mümkündür. Nitekim, yakın tarihimizde ve günümüzde Türk milleti
bu tür sayısız gelişmeye tanıklık etmiş ve halen de etmektedir.
Halbuki
Atatürk'ün çizdiği ufukta, önder bir millet olmanın yolu,
daha önce atalarımızın yaptığı gibi, vatan için yapılacak
şahsi fedakarlıklardan ve çabalardan geçmektedir. Mensupları
millet olma şuurunu kazanmış, bununla gurur duyan bir toplumda
yukarıda sayılan menfi oluşumlar en düşük seviyede ortaya
çıkacak, vatanına, devletine sahip çıkacak olan bireyler,
bu oluşumların başını rahatça ezeceklerdir.
Milli
birlik ve beraberlik içinde davranan bir toplumda, düşman
çevrelerin yaptırım gücü minimum seviyeye inecektir. En büyük
silahları vatan içinde ayrılık çıkartmak olan bu çevrelerin
bu büyük kozu ellerinden alınacaktır. Böylece en tehlikeli
düşman olan, vatanın içinde yerleşmiş düşman tehlikesi de
ortadan kalkacaktır. "Sen şu ırktansın, sen şu dili konuşuyorsun"
şeklinde yapılan kışkırtmalar faydasız hale gelecektir.
Vergi
kaçırmayan, dürüst ticaret yapan, gerektiğinde vatanı için
her türlü fedakarlığı yapan fertlerin oluşturduğu ekonomik
güç ise her türlü spekülasyona, ekonomik baskılara, dışa bağımlılığa,
kara para ekonomisine karşı güçlü bir set oluşturacaktır.
Türk
milletini ilgilendiren sorunlar karşısında ortak bir tavır
gösteren, oy kaygısıyla hareket etmeyen, çeşitli çıkar çevrelerinin
avukatlığını yapmayan politikacılar güçlü ve güvenilir bir
hükümet oluşturup, halka huzur vereceklerdir. Millet için
yaptıkları hizmetlerle hem kendi uluslarına hem de dünyaya
güçlü ve güvenilir bir hükümet mesajını vereceklerdir.
Milli
birlik ve beraberlik şuurunun kazanılmasıyla çözülecek olan
bu sorunlar sonuçta her Türk vatandaşına yansıyarak, Atatürk'ün
hedeflediği, mutlu, huzurlu, barış içinde yaşayan güçlü bir
Türkiye idealini gerçeğe dönüştürecektir.
"Harp
muharebe hele meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen
iki ordunun çarpışması değildir, ulusların çarpışmasıdır.
Ulusların bütün varlıkları ile bilim ve teknik alandaki
seviyeleri ile, başarıları ile, ahlakları ile, kültürleri
ile, faziletleri ile, kısaca göz ile, görülür bütün güçleri
ve varlıkları ile, her türlü araçları ve olanakları ile
çarpıştığı bir sınav alanıdır."
Bütün
bu gerçeklere rağmen, yanlış yollara sapmak konusunda ısrarlı
olanlar ise kendilerini vahim akibetlerin beklediğini bilmelidirler.
Devlete karşı isyankar davranmanın, kanunsuz yollara sapmanın
ne kadar yanlış bir yol olduğunu görmek için, tarihe bakmak
yeterlidir. Tarih, bu yolu seçenlerin hepsinin sonunda hüsrana
uğradıklarını göstermektedir.
Tarih boyunca farklı isimler altında 16 büyük devlet kuran,
bütün güçsüz topluluklara, yardım isteyenlere elini uzatan,
tarihin gördüğü en büyük zaferlere imza atan Türk milleti
bu devletlerin yönetimi sırasında, içte ve dışta sayısız isyan
hareketiyle karşılaşmış, üstün devlet tecrübesi ve güçlü ordusuyla
bunların başını ezmiştir. Bu tür çılgınca maceralar hep hüsranla
noktalanmıştır. Türk milletinin himayesine giren, şefkat ve
yardım gören birçok millet, en zor durumlarda devlete isyan
etmekten çekinmemiştir. Ancak sonuçta galip gelen hep Türk
milleti olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda köklerini bulan
bu isyan denemeleri yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin her
döneminde de farklı şekillerde kendini göstermiştir.
1920'li
ve 30'lu yıllarda, özellikle Güneydoğu bölgesinde birçok isyan
hareketi yaşanmış, ancak hepsi hüsranla bitmiştir. Bu isyanları
gerçekleştirenler, doğal olarak devletin sert önlemler almasına
neden olmuş ve böylece hem kendilerine hem de çevrelerine
büyük zararlar vermişlerdir. Daha yakın dönemlerde, komünist
ülkeler tarafından kışkırtılan Marksist düşünceye sahip akımlar,
çeşitli örgütler kurmuş ve ülkemiz sol örgütlerin terör ve
isyan girişimleriyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak anarşi
girişimleri umdukları tavizi bulamamış ve Türk Ordusu ve güvenlik
birimlerinin büyük mücadelesiyle hak ettikleri cezalara çarptırılmışlardır.
Son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik en geniş
isyan ve terör hareketi bölücü terör örgütü PKK tarafından
başlatılmıştır. Dış ülkelerden ve yurt içindeki bazı hain
unsurlardan gördükleri büyük yardıma rağmen uğradıkları büyük
hezimet, bu çılgın girişimlere kalkışanlara bir ders olmuştur.
Bilindiği gibi PKK, 1984 yılından itibaren Türkiye'nin Güneydoğusu'nda
ayrı bir devlet kurma hayaline dayalı bir terör kampanyası
başlatmıştır. Binlerce polis ve askerimizi şehit etmiş, onbinlerce
vatandaşımızın ölümüne neden olmuştur. PKK tüm bu terör eylemleri
için çok ciddi bir dış destek de görmüş, bazı ülkeler bu örgüte
para, silah ve lojistik imkan sağlamıştır. Ancak tüm bu çabalar
yine de netice vermemiş, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak
üzere, Devletimiz'in ilgili kurumları terör örgütünü çökertmiştir.
PKK'nın lider kadrosunun da ele geçirilmesinin ardından, örgütün
askeri gücü büyük ölçüde yok olmuştur.
Vatanı
bölmek isteyen ayrılıkçı akımlarla vatanı koruyan birleştirici
düşünce arasındaki büyük fark bu akımların asıl kaynaklarının
taban taban zıt olmalarından kaynaklanmaktadır. Ayrılıkçı
terör akımları Marksist dünya görüşüne dayanmakta ve insanlara
üstün meziyetler kazandıran her türlü kutsal ve ahlaki değere
savaţ açmaktadırlar. Devlet, aile, vatan, din gibi kavramlar
onlar için bir anlam ihtiva etmemekte hatta amaçlarına ulaşmak
yolunda en büyük engeli oluşturmaktadır. Vatanını savunan
bir eri katletmek, hizmet için yollara düşmüş bir öğretmeni
kurşuna dizmek, ibadet eden insanların üzerine bomba atmak
bu tür insanların vicdanında hiçbir etki yapmamaktadır. Yanlış
ideolojilerle beyni yıkanan ve adeta bir kuklaya dönüşen bu
kişiler insanı insan yapan bütün değerlerden uzak ve bu değerlere
düşmandırlar.
Bu
çevrelerin savunuculuğunu yapan ve kendilerini kamufle etmek
için aydın sıfatını kullanan çevreler ise, yıllar önce aynı
terör hareketlerine katılmış olan kişilerdir. Yurt dışından
aldıkları destekle, insan hakları, batılılaşma gibi kavramları
çarpıtarak, devleti zayıflatmak ve bu terör odaklarına destek
olmak için kullanmaktadırlar.
Devletin
üniter yapısını, milletin birlik ve beraberliğini korumak
için her türlü tedbiri alan devlet, bu sol görüşlü çevrelerin
ve onlardan etkilenen ancak mevcut tehditleri kavramakta yetersiz
kalan bazı muhafazakar çevreler tarafından da eleştirilmektedir.
Devletin hayrı için alınan zaruri tedbirler, dine karşı yapılan
bir tavır olarak değerlendirilmektedir. Halbuki Atatürk ilkelerinin
ışığında hareket eden devletin kurumları dine değil, halkın
saf ve temiz duygularını kullanarak, kendilerine çıkar sağlayan
odaklara karşıdır. Söz konusu odaklar en doğru şekilde tespit
edilip gereken önlemler alınmaktadır.
Oysa
gerçekte Devletimiz hiçbir zaman dine karşı bir politika uygulamamış,
aksine Büyük Önder Atatürk'ün "Dinsiz milletlerin devamına
imkan yoktur" sözünün ışığında, her zaman için manevi değerlerin
muhafazasının Türkiye'nin bekasının temel bir şartı olduğunun
idrakiyle hareket etmiştir. Nitekim toplumumuzun manevi değerlere
en çok bağlı olan kesimleri, tarihte her zaman için devlete
en çok sadakat gösteren kesimler olmuştur.
.